«<<<<< ÖNCEKİ |

8/12/2009

Kalbin Kapısı




      Onsekizinci yüzyıl İngiltere’sinin ünlü ressamlarından William Holman Hunt’ın bir tablosu Londra Kraliyet Akademisinde sergileniyordu. Bir bahçeyi tasvir eden bu tablosuna, Hunt “Kâinatın Işığı” adını vermişti. Tablo geceleyin bir bahçede elinde bir fenerle duran bilge görünümlü bir adamı resmediyordu. Adam, serbest kalan eliyle bir kapıya vuruyor ve içeriden bir cevap bekler halde duruyordu.

Tabloyu inceleyen sanat eleştirmenlerinden biri:

“Güzel bir tablo doğrusu” demişti Hunt’a. “Ama anlamını bir türlü kavrayamadım. Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Kapıya tokmak takmayı unutmuşsunuz da...”

Ressam Hunt bilge bir edayla gülümsedi. Tam da bu soruyu bekler gibiydi:

“Adam alelâde bir kapıya vurmuyor” dedi. “Bahçedeki bu kapı, insanın kalbini temsil ediyor. Ancak içeriden açılabildiği için de, kalbin dışarıdan tokmağa ihtiyacı yoktur.”

4/12/2009

Hayatın Gerçekleri



Küçük bir kız tanıyorum... Evinde küçük bir cam kavanozun içinde beslediği bir Japon balığı vardı... Minik, turuncu bir Japon balığı...
Ne yazık ki Japon balıkları uzun ömürlü değiller... Bu küçük balık fazla yaşamaz, bir sabah suyun içinde yan dönmüş olarak bulunurdu...
Babası kızının çok üzüleceğini bildiği için, balığın öldüğünü söylemekten çekinirdi... Kızına balığın hastalandığını ve iyileşmesi için doktora götüreceğini söylerdi... Gider yeni bir Japon balığı alır, kızına getirir ve onun balığı iyileştiği için duyduğu mutluluğu izlerdi... Bu küçük Japon balığı pek çok kez hastalanmış ve “iyileşerek” geri dönmüştü...
...
Bu küçük kızın hikâyesinin bir benzeri yıllar önce başka bir evde yaşanmıştı... Ama farklı bir sonla... Anne ve baba sabah uyandıklarında henüz beş yaşında olan kızlarının Japon balığının öldüğünü gördüler... Üzüldüler çünkü bu kızlarının gözyaşlarına boğulacağı anlamına geliyordu... Üstelik ona ölüm kavramının ne olduğunu da anlatmak zorunda kalacaklardı...


Baba hemen giderek yeni bir Japon balığı almayı ve ölenle değiştirmeyi önerdi...
Böylece kızını “sevdiğini kaybetme” gerçeğinden koruyabilecekti ama izin vermedi anne ve şöyle dedi:
“-Hayır, bunu yaparsak hayatta gerçeklerle yüzleşmeyi asla öğrenemez... Sevdiği bir şeyi kaybetmeyi ve bununla baş edebilmeyi öğrenmeli... Hayatta her şeyin insanlar için olduğunu öğretmeliyiz kızımıza...”
...
Kızları uyandığında balığının öldüğünü söylediler ona... Balık küçük bir karton kutuya konuldu ve bahçede uygun bir yere gömüldü...
Küçük kız balığının ölümünden dolayı duyduğu üzüntüyü çoktan unuttu ama annesinden aldığı dersi hâlâ unutmadı:
 

“-Hayatta her şey insanlar içindir”...
 

Hayatta her şeyin insanlar için olduğunu bilirseniz, başınıza gelen kötü olayları, acıları, üzüntüleri olgunlukla karşılayabilirsiniz...
Hayatın size karşı adaletsiz davrandığını düşünmeden, kendinize acımadan...
Olduğu haliyle kucaklayabilirsiniz hayatı... Acısıyla tatlısıyla... Böyle yaptığınız zaman ilerleyebilirsiniz ancak... “Hem hayatın cennet gibi olacağını kim söyledi ki” diye sorarak bitiriyor hikâyesini;  (...Carol S. Pearson)


30/11/2009

"Seni Yarattım"

Çelimsiz, küçük bir kız çocuğu sokağın köşesine oturmuş; yiyecek, para, ya da alabileceği herhangi birşey için dileniyordu. Üzerinde yırtık pırtık giysiler vardı. Yüzü gözü ise kir içindeydi. Çocuğun perişan bir hali vardı.

Kız dilenirken, sokaktan genç, sağlıklı, zengin görünümlü bir adam geçti. Kızı farketmişti. Ama, belli etmemek için, dönüp bir daha bakmadı. Geniş ve lüks evine, konfor içinde yaşayan ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış bir akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat, az sonra, gördüğü o dilenci kız aklını takıldı yeniden. Duyguları birşeylere itiraz ediyordu.

Sonra, kolay yolu tercih etti ve itirazlarını Allah’a yöneltti. Böyle durumların var olmasına izin veren O değil miydi?

İçin için, O’na karşı:

“Böyle birşeyin olmasına nasıl müsaade ediyorsun? Neden o küçük kıza yardım için birşeyler yapmıyorsun?” diye yakınmaya başladı.

Biraz sonra, ruhunun derinliklerinden gelen şu cevabı işitti:

“Yaptım. Seni yarattım!”

18/9/2009

Bir kadın çocuktur aslında...



Bir kadın çocuktur aslında.

çocuk gibi davranmayı sever.
Erkeğin kendisine bir çocuğa gösterdiği şefkati göstermesini de ister.
Bir çocuğu okşar gibi incitmekten korkarak okşamalıdır erkek kadını. Ama
her kadın çocukça da olsa dinlenilmesini dikkate alınmasını ister. Yani
bir kadının çocukluk yapmasına izin vereceksiniz
ama asla onu bir çocuk olarak görmeyeceksiniz.

Bir kadın güçlüdür aslında.
Hatta erkeklerden çok daha güçlüdür.
Ama bu gücünü her zaman ortaya koymasını sevmez.
İster ki erkeğin gücü kendisine huzur versin.
Kendi kendine yapabileceği şeyleri bile erkeğin yapmasını bekler. Böylece
hem daha kadın olduğunu hissedecektir hem de
erkeğinin ne kadar güçlü olduğunu görecektir.
Ancak kadın gücünü göstermek istediğinde onu engelleyemezsiniz.
Yapmak istediği bir şey varsa mutlaka yapar.

Bir kadın sevgilidir aslında.
İçinde her zaman sevgiyi taşır.
Sevdiklerinden kolay kolay ayrılamaz. Sevdiklerini kolay kolay kıramaz.
Zor sever ama tam sever.
Bir kadının tam anlamıyla sevebilmesi için
yüreğinin kabul ettiğini beyninin de kabul etmesi gerekir.
Ve sevmezse de onu asla sevmeye zorlayamazsınız.
Belki kolayca yüreğine girebilirsiniz.
Ancak beyninde yer etmemişseniz her an terk edilebilirsiniz.
Sevmediği halde terk etmeyen kadınlar da var elbette.
Bunun nedeni ise engelleyemedikleri 'acımak' duygusudur.

Bir kadın yalnızdır aslında.
Hiçbir zaman kadını bütünüyle elde edemezsiniz.
Kendisine ait bir dünyası vardır ve orada hep yalnızdır.
O dünyaya kimsenin girmesine izin vermez.
Hiçbir anahtar o dünyanın kapısını açamaz.
Yalnızlık onun sığınağıdır.
O sığınağa ne zaman gireceğine ne kadar kalacağına hep kendisi karar
verir.
Sığınaktayken oradan çıkmaya zorlarsanız onu sonsuza dek kaybedebilirsiniz.

Bir kadın bilgindir aslında.
Neler yapabileceğini erkek akli hayal bile edemez.
Yaratıcılığının sınırı yoktur.
Ama bunu ortaya çıkartmak için hayatının erkeğini bekler.
Hoyratça harcamaz yaratıcılığını sadece erkeğine saklar.
Bir kadının gerçek erkeği olmayı başarabilmişseniz çok şanslısınız
demektir.
Çünkü yaşamınız asla sıradan olmayacaktır.

Bir kadın hayattır aslında.
Çünkü hayatın içinde olan her şey ancak kadınlar
olduğunda anlam kazanıyor.
Yemek yemek su içmek bile.
Bir kadının elinden içtiğiniz suyla kendi kendinize bardağı doldurup
içtiğiniz su arasındaki lezzet farkını anlayabiliyor musunuz?
Anlıyorsanız ne mutlu size.
Anlamıyorsanız ne yazık ki yasamıyorsunuz.

Alıntı

16/9/2009

Senden sana sığınır...



Düşüncelerim yuvarlanıp boğazımda kaldığında

İçime bir şeyleri sindiremiyorum demektir

Biliyorum böyle zamanlarda kendime iyi davranmıyorum

Bir hançer girip kalbimden sıcak kanı damlatıyorsa

Tüm gücümle toparlanamıyor, acıttıkca acımasını dinliyorum

Rabbim, sen beni benden daha iyi bilensin

Sığınacak başka kapım yok eminim

Boynum bükük korkuyla da dolu olsam,

Yalnız bir tane umudu yakalayıp aynı kapıya sarılırım

Benzer duyguları hissediyorum üstad-ı şuara ile

En güzel şekilde anlatmış beni de sade kelimeleriyle

“Bu yük senden Allah’ım, çekeceğim nâçârım,

Senden sana sığınır, senden sana kaçarım…”




4/9/2009

Duygularım



Karmaşık duygularım var yüreğimde

Bazen bir kuş kadar hafif ve afacan hissettiğim yüreğim

Zaman zaman içine irili ufaklı oyuncaklar doldurulmuş torba gibi görünüyor gözüme

Uzun süre fark etmiyorum, sonra bir bakıyorum ki

Dişlerim dudaklarım tarafından ağzıma hapsedilmiş, günlerce gün güneş yüzü görmemişler

“Hadi gülümse bırak bu durgunluğu” diyorum kendime


Akdenizliyiz biz, güneş bizi, biz güneşi görmezsek enerjimiz tükeniyor

Bazen güneş enerjisiyle çalıştığımı bile düşünüyorum

Bulutlar gökyüzünü kapladığında benim de ruhumu kaplayabiliyorlar aynı zamanda


Bir bahar temizliği, bir bayram temizliği de yüreklerimizde yapılmalı

Affedemediğim herkesi affetmeliyim

Toz içinde kalmış gereksiz kalp kırıklarını dışarı atmalıyım

Silmeli parlatmalı kalbi, ne kadar yorgun ve eski olsa da cilalanmalı bu yürek


O, görevini yapıyor, pıt pıt her an benimle çalışmaya devam

Ben ise onun bakımını ne kadar yapıyorum?

Bazı şeyleri hep başkalarından beklediğimi fark ettim

Herkese roller biçilmiş, beklentiler belli

Ama fark edilmez ve gerçekleşmezse ?


Su içeceksem biri getirsin diye beklemek olur mu?

Bir tektaş istiyorsam onu kalkıp kendime almalıyım

Bu ulvi bir görev değil birinin çıkıp yapması gereken

Beni mutlu eden ne ise önce benim bilmem ve yapmam en iyisi

Sevgi istiyorsam önce kendimi sevmeyle başlamalıyım.


Mutlulukları teleskopla çok uzaklarda değil

Mikroskopla her yerde aramalıyım...

 

 

deniz inci



21/8/2009

Bağırmak



Siz hic bir sarrafin bagirdigini duydunuz mu?

Kiymetli mali olanlar bagirmaz.
Domatesci, biberci bagirir da kuyumcu bagirmaz.
Eskici bagirir ama antikaci bagirmaz.
Insan bagirirken dusunemez. Dusunemeyenler ise hep kavga icindedir.
Popcular, folkcular bogazlarini patlatana kadar bagirip duruyor.
Ama Dede Efendi'yi okuyanlar bagirmiyor.
 

Insanin kazandigi paradan degil, paranin kazandigi insandan korkulur.


necip fazıl

19/8/2009

Balonlar...



Aşk öyle yüceydi ki

Yanına gittiğimde gökdelenin yanındaki bir küçük kız oluyordum

Yukarıya bakınca aklım almıyor, başım dönüyordu

 

Su damlacıkları

Bir gitarın tellerinden gelen müzik gibiydi

Bakındım etrafıma huzur dolarken kalbim

Bir bateri söylediğim şarkıyı toparlıyor

Nakaratı tekrar ettiriyordu

 

Kirpiklerimdeki hüzün

Işıldayan gözlerimde kayboluyor,

Dudaklarım gülümseyip,

Işıldayan gözlerime destek çıkıyordu yanaklarım

 

Bir uçuşan çiçeğe üflemek gibiydi sevmek

Uçuşunu seyretmek harikaydı

Ama sonunda mutlaka her bir parça yere iniyordu

Sonra geriye temiz havayı içine çekmek kalıyordu

 

Bitmesin güzel günler

Günleri güzel yapan umutlar, bekleyişler

Hala sevda konusu dost meclislerinde en önemli konuydu

Değişiyordu hayatımız, fark etmesek de biz de

Sevmek değişmiyordu yüreklerimizde

Biz değişiyoruz, yüreğimiz hep çocuksu, hep eksik,

Mutlu ama az da olsa buruk

Yapboz parçaları gibi,

Yüreğimdeki boşluğa uygun düşen birini

Bu resmi tamamlayacak,

Mutluluk fotoğrafımı,

Objektife ışıl ışıl gülümseyen gözlerle

Yanak yanağa çektireceğim birini arıyordu

Kaçamak bakışlı gözlerim.

 

Sevgim,

İşte ellerimde..

Bırakıyorum ipini sonsuz göklere…

Renk renk çıkıyor gökyüzüne…

Yapboz ise,

Ahşap oymalı sandıkta kilitlerle…



deniz inci

8/8/2009

Benim Masalım




İçinde bir şeyler olmalı insanın,
Bir ışık , bir kıpırtı, bir heyecan
Sahip olduğu şeylerle ilgili değil bu.
Ulaşamasa da sevdiği şeyler de olmalı

Bir gezegeni olmalı mesela
Uzaklarda duran, dokunamadığımız, yörüngesinde dolanıp duran...
Benimki Satürn, ya seninki?
Hani şu halkaları olan, en yakışıklısı
Uzakta evet, ama benim o, benim olmasa da yüreğimde benim...

Bir çiçeği olmalı mesela,
Benimki Lale, hani şu en kıskanç olanlardan
Kendi dalından filiz verip yeni bir lale açmasına izin vermez o, kıskanır ama asaletten..
Bir devre adını vermiş, zamanı etkilemiş, ama en zarif çiçeklerden biri.
Elimde laleler mi var? ya da bir lalezarım var mı?
Hayır, benim o, benim olmasa da yüreğimdeki lale benim...

Bir masalı olmalı insanın.
Bir çizgifilmi, bir sevdiği oyunu, bir çocukluk kırıntısı olmalı yüreğinde..
Bir kahramanı olmalı her zaferine sevindiği, zor zamanında onu düşündüğü.
Benim masalım  çok, anlat anlat bitmez ki.
Anlatınca da dinleyeni olmalı insanın,
Hatta kitabı ters tutsanız bile masalınızı dinleyen birileri olmalı.
Hangisini yüreğime koysam diğerlerinden ayırsam bilemedim.
Yüreğim geniş, sonu güzel biten her masala yer var.
Kendi masalım mı?
Onu da yazıyorum her saniye...



deniz inci

7/8/2009

Ben senin için...



Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta.

 O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç...


Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.

Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri, hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular.

 Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki...
Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca, “bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur” diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... “Senin için ölürüm” derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam; “Hayır, ben senin için ölürüm” diye yanıt verirdi hep...

Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, “Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...” Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu; “Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma.” Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten...

Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar çok olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı.

Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde satılık levhası asılı olan.
“Ne dersin, bu evi alalım mı?” dedi adama. “Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı...”
“Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?” diye cevap verdi adam. “Amerika’daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçiyi... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...”

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla…
Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: “Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut...”

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama. “Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat” diye dil döktü boş yere...

Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken; “Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım” diye sözünü kesti arkadaşı: “O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki lokantada genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...”

“Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları” diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı...
Ertesi gün, öğle vakti o lokantanın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının, sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, “son bir kez kucaklamak isterim seni” diyecek oldu ama kadın, “defol” dedi nefretle...

İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar kuvvetli bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü.
“Sen, buraya ne yüzle geliyorsun” diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı.

“Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor.” dedi genç kadın.
Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:
“Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika’daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldğını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi...”

Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta,
“Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem diyordu...”
Sırayla okudu;
“Seni çok sevdim,
Seni sevmekten hiç vazgeçmedim,
Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim.
Fakat benim için ölmeni istemedim.
Şimdi bana söz vermeni istiyorum. Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?”


Son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:
“Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni seyrediyor olacağım...”

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı


can sıkıntısında okunacak, yüreğimize güzel bir şeyler serpiştirecek, dillendiremediğimiz duygularımızı ifade eden yazılarla her geçen gün yeni yazılar eklenen bir blog burası...

«<<<<< ÖNCEKİ |

.......Blog hakkında görüşlerinizi bildirmek isterseniz, adresim: denizdeninciler@gmail.com .....


Online Sayaç
forex Flash Chat
NAMAZ GÖNÜLLÜLERİ

Altın Oran ve Kabe Mucizesi from Erdem Cetinkaya on Vimeo.